trajik

19/5/2008 ·

Doğumgünü Hediyesi


 

 Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.

 "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

 Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.

 "Benim ikizler acıkmıştır."

 Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden dört-beş tane çıkardı. Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.

 Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum.

 "Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!.. "
"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

 "Kim bu adam?"diye sordum.
"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

 Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

 "Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler."

 Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

 "Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

 Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.

 "Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"

 Gülen KARAMAHMUT

bu da güzel

19/5/2008 ·

Zaman


 

 Her sabah hesabınıza 86.400 saniye yatırır. Her akşam iyi bir amaca yöneltemediğiniz harcamalarınızı kayıp hanenize yazar... Kalanı hesabınıza eklemez. Fazlası olmaz.. Her güne yeni bir hesap açar.. Her gece, kullanılmayanı yakar.. Kayıp sadece size aittir. Geriye dönüşü yoktur.. “Yarın’a masuben işlem yapılmaz.” Yani sadece “şimdi” vardır ve yalnızca bugünün hesabını kullanabilirsiniz.. Yatırımınızı sağlık, başarı ve mutluluk gibi alanlarda azami kârı sağlayacak şekilde planlayın.

 Saat hiç ödün vermez.

 Günü kullanın.

 Bir yılın değerini, anlamak mı istiyorsunuz? Sınıfta kalmış bir öğrenciye sorun.

 Bir ayın kıymetini, erken doğum yapan bir prematüre bebek annesinden öğrenin.

 Bir haftanın önemini, size en iyi bir haftalık derginin genel yayın müdürü anlatır.
Bir günün değerini, anlamak istiyorsanız, çoluğu çocuğu açlıktan kıvranan bir ücretliye sorun.

 Bir saatin kıymetini, ölçmek istiyorsanız, buluşmayı bekleyen iki aşığa danışın.

 Bir dakikanın önemini, o dakika yüzünden treni kaçırandan daha fazla kim bilebilir?

 Bir saniyenin değerini, an farkıyla bir kazadan kurtulana sorun..

 Bir saniyenin binde birini, -Kim için mi çok önemlidir- Olimpiyat Oyunları’ndan gümüş madalyayla dönen atlete sorun bakalım..

 Sahip olduğunuz her anı değerlendirin. Eğer o anı özel biriyle paylaşıyorsanız ya da o, zamanınızı paylaşacak kadar özelse, daha fazla değerlendirin.

 Ve hiç aklınızdan çıkarmayın..

 Zaman beklemez kimseyi.

Dün gömüldü tarihe.
Yarın?.. Bilemezsin ki!..
Bu gün "armağan" bize!... Hepimize...

alıntı

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

alıntııııı

19/5/2008 ·

Hayatı Tersten Yaşasak


 

 yasamin en tatsiz tarafi sona eris seklidir. suphesiz ki yasami tersten yasamak daha guzel hatta mukemmel olurdu. nasil mi ?

 cami'de uyaniyorsunuz. bir tahta sandik icersinde, herkes karsinizda saf durmus, iyiliginize dua ediyor ve tum haklar helal edilmis vaziyette. tabuttan dogruluyorsunuz, yasli, olgun ve agirbasli olarak.

 herkes etrafinizda, buyuk bir itibar, iltifatlar, cocuklar torunlar hepsi hazir. arabaniza kurulup evinize gidiyorsunuz. dogar dogmaz devlet size maas bagliyor, aylik veya uc ayda bir maasinizi aliyorsunuz. ne guzel, hazir maas, hazir ev...

 altmisli yaslara kadar hersey garanti, huzur icinde yasiyorsunuz. sagliginiz gittikce duzeliyor kaslar gucleniyor, kuvvetleniyorsunuz.

 bir gun calismak istiyorsunuz ve ise ilk basladiginiz gun size hosgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altin kol saati veriyor patronunuz.. ve genel mudurluk veya bunun gibi yuksek bir makamdan tecrubeli bir insan olarak ise basliyorsunuz. herkes karsinizda elpence divan.

 vucudunuzda da bazi hosa giden hareketler de basliyor gittikce zayifliyor forma giriyorsunuz diger hormonal aktiviteler artiyor, fevkalade...

 aman ne guzel gunler basliyor...

 derken birgun patron size artik universiteye gitsen daha iyi olur diyor. bu arada babaniz ortaya cikmis, "fazla calistin" diyor "artik eve don, isi birak, okumaya basla, harciligin benden olsun..." keyfe bakar misiniz ?

 okudugunuz dersler gittikce kolaylasiyor ekmek elden su golden bir donem basliyor. partiler, diskotekler, kizlarin sayisi artiyor.

 derken anne ve babaniz sizi goturup getirmeye basliyor, araba kullanma derdi de yok artik...

 Gunun birinde sizi okuldan da aliyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncalaklarinla oyna" diyorlar... mamaniz agziniza veriliyor, zaman zaman altinizi bile temizliyorlar, hatta bu durum aliskanlik yaratiyor ve hic tuvalet kullanmamaya basliyorsunuz.

 derken anneniz bir gun size sut verme kararini aliyor ve baska bir keyifli donem basliyor. mama artik her yerde, her an ve en taze seklinde hazir. bir gun karanlik ilik ve sicak bir ortama giriyorsunuz. beslenmek icin agzinizi acmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor

 sicacik yumusacik gurultu ve patirsiz bir ortamda yasiyorsunuz. kuculuyor, kuculuyor, ufacik bir hucre halini aliyorsunuz. ve gunun birinde muthis keyifli bir sevismeyle hayatiniz bitiyor...

alıntı

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

zamannnn

19/5/2008 ·

Fast Food Aşk


 

 Nereye koşuyoruz bilmiyorum, bu acele niye, nereye yetişmeye çalışıyoruz, hayatı bir ucundan yakalamak ve onun peşinden sürüklenmek, yaşanabilme - yaşayabilme ihtimaline takılı kalmak, kaçırdığımız bir şeyler olduğu fikriyle her şeyi yarım yaşamak, sonunu tahmin ettiğimiz bir filmi yarıda bırakmak, ilk sayfasından sonra her kitaptan sıkılmak, başlamadan bitirmek.

 Bizi böylesine değiştiren neydi? Bu kadar enerji ve akıl veren veren, her şeyi önceden bilmemizi sağlayan, bildiğimiz sonları yaşamamızı önleyen böylece bize zaman kazandıran, sabır ve emek kelimelerini zihinlerimizden silen şey neydi?

 Evrimden önce 5 duyumuz vardı belki hatırlarsınız. Annenizin mutfağına girdiğinizde hoş kokular gelirdi burnunuza , sıcaklığını hissederdiniz ocaktaki yemeğin, tencerenin kapağının tıkırdadığını duyardınız, tabaklar masaya yerleştirilirken tadına bakardınız kimse görmeden, sonunda yemek için oturulduğunda ne yediğinizi görürdünüz gizlisi saklısı yoktu. Saatler alırdı ocaktan masaya gelmesi, beklerdiniz buğulanan camlara şekiller çizerken. Hiç kimse anneniz gibi yapamazdı o yemeği, anlardınız diğerlerinden farkını, aynı tat, aynı koku olmazdı. Yemek bittiğinde tatlı bir ağırlık çökerdi üstünüze, doyduğunuzu hissederdiniz, hemen kalkılmazdı masadan doygunluğun verdiği keyifle muhabbete başlanırdı. Etrafınızı saran mutluluğu hisseder tadını çıkarırdınız. Size evinizi hatırlatan annenizin mutfağı olurdu, onun kokusu olurdu özlediğiniz.

 Yemek yeme kavramının yerini atıştırma aldı, biz de hayatlarımızı buna göre düzenledik, her anına yaydık yeni alışkanlığımızı. Hayalleri olan çocuklardık, ikna gücü yüksek, prezentabl gençler olduk, rüyalarımızı unuttuk. Giderek modernleştik=evrimleştik. Kullanmadığımız duyularımız köreldi, zaten ihtiyacımız kalmadığı için fark etmedik onların yok oluşunu. Alabildiğiniz tek koku kızarmış patates, sıcaklık yanmış yağın sıcaklığı , yediğimiz şeyin ne kadar boş olduğunu fark etmememizi sağlayan tuz aldığımız tat, kulaklarımızdaki sadece bir uğultu, ne yediğimizi göremiyoruz, bir parça ekmeğin arasına saklanıyor, bizde bakmamayı öğrendik, merak etmiyoruz onu. Yanında kola içip en azından birkaç saat midemizi şiş hissediyoruz, doyduğumuzu düşünüyoruz.

 Fast-food mantığıyla yeniden kurduk hayatlarımızı. Mutfağa ihtiyacı kalmadı modern insanın, zamanını mutfakta geçirmesine gerek yoktu. Zamanı çok daha güzel, daha yaşanası olanlara ayırabilirdi. Emeği, sabrı, düşünmeyi, hissetmeyi unuttuk, bizim için her şey hazır, sadece kasanın önüne gitmek yeterli, orada sunulanlardan istediğimizi seçip atıştırabiliriz, hala eski günleri özleyen birkaç kişi kalmıştır diyerek türk usulü hamburgeri icad ettik, ev yemeği kavramını yarattık özlemi yok etmek için, onu da bugüne uyarladık ondaki emeği de yok ettik.

 Aynı tatları aldık aynı olduk. Fast-food gençliği aynı annenin çocukları. Özlediklerimiz, istediklerimiz, yaşadıklarımız, aşklarımız aynı.

 Hayatlarımızda, yediklerimiz gibi; hızlı, basit, tatsız anılarla pekişmeyen duyularımız, duygularımızı güdükleştirmiş. Dondurulmuş köftenin verdiği hazdan fazlasını aramıyoruz yaşadıklarımızda.

 Fast-food felsefesi: zamanımız yok, yetişmemiz gereken bir hayat var.

 Aynı annenin çocukları birbirimizi anlıyoruz, bir şey beklemiyoruz ne kendimizden ne de karşımızdakinden, kabullendik gecelik aşkları, sevgileri. Barlarda satılıyor artık, yine kasanın önüne gidip alıyorsunuz istediğinizi. Kokuları, tatları aynı, ne seçtiğiniz fark etmiyor. Doymayacağınızı biliyorsunuz ve yanında bolca bira içiyorsunuz, emek harcamıyorsunuz onun için, zaman değerli, zaman yaşanacak olana . Ne kadar çabuk tüketebilirseniz diğerlerine o kadar çok vakit kalıyor. Ne kadar tüketirseniz o kadar yaşadığınızı, doyduğunuzu sanıyorsunuz.

 Hayallerimizi dondurucuya kaldırdık, unuttuk isteklerimizi.hoşça vakit geçiriyoruz. Aynı tatlar sardı etrafımızı ayıramaz olduk birbirinden. Gecelerden ibaret anılarımız unutulmuş yüzlere, adlara ait. Bilmiyoruz, yaşamadık ki unutulmuşluğun acısını,unutmuş olmanın hüznünü aşk sandık, sevgi sandık, doyduk sandık, yaşamayı vakit geçirmek sandık.

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

çok güzel bir yazı

19/5/2008 ·

İki Liralık Hayatlar - Can Dündar


 

  Günlerdir 2 demir lirayı elimde çevirip duruyorum.

  2 Türk lirası...

  Bazılarınız yere düşse eğilip almazsınız.

  Para üstü olsa aldırmazsınız.

  Harçlık diye, bahşiş diye, sadaka diye verilse surat asarsınız.

  Hepi topu 2 lira....

  * * *

  6 Şubat gecesi Şanlıurfa'ya çok yağmur yağdı.

 Ceylanpınar Tarım İşletmesi arazisi içinde bulunan Çırpı Deresi taştı; üzerindeki stabilize geçişi tahrip etti.

 O geçişten bir kamyon geçmeye çalışıyordu o gece...

 Kamyonun kasasına 44 kişi binmişti. Çoğu kadın ve çocuktu.

 Tarım İşletmeleri çiftliğine, koyun sağmaya gidiyorlardı.

 Kamyonun şoförü yolun çöktüğünü fark etmedi; araç Çırpı Deresi'ne uçtu.

 Kasadaki 44 kişi dereye döküldü; sürüklendiler.

 Kamyonun kasasına tutunmayı başaran 33 kişi kurtarıldı.

 Kurtarılanlar Ceylanpınar Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı.

 Sel sularına kapılan 2 işçi, Elma ve Hacer Kaya öldü.

Halil, Ahmet, Emine ve Anuç Ete kayboldu.
Zehra ve Hatun Kaya kayboldu. Naile Çorak, Fatma Merç, Halfe Ayberk kayboldu.
Adları ilk kez haberlerde duyuldu.

  * * *

 Gece, arama kurtarma çalışmaları başladı. Dalgıçlar sabaha kadar derede işçi aradılar. Derenin Suriye tarafında da Suriyeliler çalıştı. Sonuç alınamadı.

 Kazayla ilgili olarak Ceylanpınar Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Çiftlikte süt sağımı işini yaptıran müteahhit Celal Ulukaya gözaltına alındı. Bu gözaltının nedeni, kurtulan işçiler konuşunca anlaşıldı.
Kazazedelerden Halil Ertuğrul 10 yıla yakın süre bu işi yapmıştı. Çiftlikteki sağım işinden günde 2 lira kazanıyorlardı.

 Ertuğrul, "Niye çalışıyorsun o zaman" sorusuna kısa bir yanıt verdi:

 "Mecburum. İş yok."

  * * *

  Günde 2 liradan ayda 60 lira...

  44 işçiyi Çırpı Deresi'ne sürükleyen, 11'ini yağmur sularından bir selde boğan ekmek kavgasının bedeli bu...

  İşsizlik illetine düşmüş fukaraları "Hiç yoktan iyi" tesellisiyle kandıran müteahhitlerin ucuz işgücüne biçtikleri değer...

  2 demir lira...

  Günlerdir elimde çevirip durduğum 2 metelik...

  2 paralık hayatların can pahası..

  Harçlık isteyen çocuklara bu yazıyla birlikte veriniz.

  Hayat dersi niyetine!...

  Can DÜNDAR

Yorum ( yok ) Yorum yaz!

« Önceki ::